7 Nisan 2010 Çarşamba

Müzik Yaşam ve Armoni

Bu aralar fena halde armoni konusuna takmış durumdayım...ne bulursam okumaya anlamaya çalışıyorum...Bu arayışlarımda karşıma çıkan bilgileri de burda paylaşarak benim gibi armoniyi anlamaya çalışanlara yardımcı olmak dileği ile...

Mustafa Tozluyurt tarafından yazıldı

MÜZİK YAŞAM ve ARMONİ*

GİRİŞ

Her an bizimle olan, ama bir o kadarda, onun bu varlığını, yaşantımızda bilinçli bir şekilde idrak etmediğimiz başka bir şey var mıdır acaba? Anne karnında başlayan birlikteliğimizde, çocukluk ve ergenlik dönemlerinden yaşamımızın son anına kadar onunla olduğumuz halde, ona gerekli duyumsamayı ve özeni göstermediğimiz başka bir şey…

Ya onsuz bir yaşantının nasıl olacağını düşünmüşlüğümüz hiç olmuş mudur? Onsuz bir dünya nasıl olurdu? Onu şiirlerden, tiyatro oyunlarından, filmlerden ve gösterilerden alıp çıkarsaydık, sonra doğanın tüm seslerini ortadan kaldırsaydık ne olurdu? Bize ne kalırdı? Bu –sessiz- haliyle dünya nasıl olurdu?

Kimi zaman neşemizdir o, kimi zaman hüznümüz, kimi zaman da öfkemizi paylaştığımızdır. O, metinleri anlamlaştıran, kalıcılığını sağlayan, anılarımızı bize bağlayan, yaşamımızı kolaylaştıran ve her şeyin içinde var olandır. Sesini herkese eşit dağıttığı halde, sadece ona açık olan kalplere ulaşan, kâinatın en sihirli anahtarı, en gizemli sembolü; müziktir “O”…

MÜZİK

Yunanca “mousa” kelimesinden gelen müzik tanımı, mitolojiye göre Zeus’un kızları sayılan dokuz ilham perisine verilen (Mousa-Müz) addır. İnanışa göre bu periler dünyanın tüm güzelliklerini ve ahengini düzenlemekle görevliydiler. Müzik, meleklerin dili anlamına gelmekte ve insanın içsel yapısını şekillendirmekteydi.

Tanımı eski Yunandan gelen müzik, temel sanatlardan biri olmasına rağmen yazılı anlamda en kısa tarihe de sahiptir. Günümüzde güzel sanatlar, edebiyat gibi sanatların -tarih öncesi dönem dâhil- ayrıntılı ve somut tarihleri mevcut olmasına rağmen, ayrıntılı ve somut bir müzik tarihinden ancak Orta Çağdan itibaren bahsedildiği görülmektedir.

Bu durumun başlıca nedeni; İlk Çağ Uygarlıkları ve tarih öncesi dönemlerden kalma, tam olarak çözülebilmiş bir müzik yazısından söz edilemeyip, ancak Orta Çağdan itibaren tam olarak çözülebilen müzik yazılarının var olmasından ileri gelmektedir. Daha açık ifadelerle, örneğin arkeolojik kazılar sonucunda bulunan yapıtlarda belirli bir bölgede yaşamış olan insan ya da toplulukların sosyal ve ekonomik yaşamları üzerine bilgilere ulaşılabilmekteyken, müziğin yazıya dökülmeyerek döneminde sadece ses olarak kalması, müziğin tarihinin ancak Orta Çağdan başlamasına sebep olmuştur.[1] Bununla beraber, arkeolojik çalışmalarda bulunan müzik aletlerinin çıkardığı sesler ile ilkel kabilelerin törenleri, bizlere bir ölçüde eski dönemlere ait müzik üzerine ipuçları verse de, müziğin insanlığın yaşamındaki yeri üzerine yeterli bilgileri verememektedir! Antropolojik açıdan insanın kültürel evrimi, üç temel çağ içinde yer almaktaysa da[2], müziğin“otoritelerce kabul edilen” yazımsal tarihinin geçmişi uzun ya da kısa olsun, müziğin bırakın belirtilen bu çağları, çok daha eski çağlardan, mitolojinin derinliklerinden ve ilk yaratılış hikâyelerinden günümüze kadar geldiğinin kabul edilmesi gerekir.

Müziğin diğer sanat dallarından farklılığı ve bu farklılıkla özel ve daha yüksek olduğunun gerekçesi de şöyle anlatılır: Bir heykel veya resim, bir kez yaratıldıktan sonra kalıcıdır. Diğer sanatlar, arzu dünyasından gelirler ve bu yüzden de daha kolay kristalleşirler (yani maddeleşirler). Müzik ise kristalleşmeyen suptildir ve daha ele geçmez bir yapıya sahiptir. Bu yüzden onu her duymak istediğimizde yeniden yaratılması gerekir.[3]

Geldiğimiz noktada cevabının aranması gereken soru ise belki şudur: Peki müzik bu kadar, özel, önemli ve eskiyken, neden bu kadar araştırma konularından uzak tutulmaktadır? Ya da diğer bir anlatımla, müzik insan ve yaşam için bu denli eski ve vazgeçilmezken, günümüzde neden halen gerektiği konumda değildir? Ve neden müziği araştırmak ve yazım alanından başlamak üzere insanları ‘bilinçli bir dinleyici’ olarak müzikle buluşturmaktaki bu gayretsizlik niyedir?

Yaşam:

Müziği araştırmak; toplumu incelemek, kültürü kodlamak, kavramsallaştırmak, müzik üzerine söylem kurmak demektir.[4] Bu açıdan bakıldığında müzik, toplumu ve bireylerin beğeni ve tercihlerini de gösterir. Bu tercih göstergesi aynı zamanda toplumun kültürel seviyesinin de bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. ‘Sınırlandırılmayan bir zihin yapısına katkısı’ sebebiyle müziğin, toplumun kültür seviyesinin geliştirilmesine yönelik çalışmalarda birincil sırada yer alması da gerekir. Müzik sanatının her şeyden önce saf bir haz üretme eğiliminden başlayarak, bu saf hazzın zamanla kendi içinde ‘tıpkı kendi arayışında olan insan gibi’ bir sonlanmaya varamaması,[5] kültürel öğelerin yanında müziğin düşünsel gelişmişliklerle birlikte değerlendirilmesini de zorunlu kılar! Düşüncenin nasıl biçimlenip geliştiğinin tarihsel oluşumu, bilim insanları ve araştırmacılarca incelenmiş olsa da, bu incelemelere müziğin katılmaması, sosyal bilimlerin sonuçları açısından kanaatimizce bir eksikliği de içerir. Ancak şöyle bir gerçek de vardır ki matematik, psikoloji, akustik, fizik, dilbilimi, felsefe ve estetiği içinde barındıran müzik[6], öylesine geniş bir alanı kapsamaktadır ki, bu yüzden “böylesi bir lâbirentin içinde kaybolma olasılığı” karşısında günümüz bilim insanları, düşünürleri ve araştırmacılar, müzik ve yaşam üzerine çok düşünür de olmamışlardır.

Müziğin anlatılması açısından kuramlara baktığımızda ise karşımıza iki temel görüş çıkmaktadır: Formalist kuramlar, müziğin, tümden anlamlı ve dışa vurumcu bir güçten yoksun olduğu için bir dil olmadığını, tam anlamıyla bir dil olan edebiyatla hiçbir biçimde yakınlaşamayacağını, ya da onunla birleşemeyeceğini düşündüklerinden müzikle şiirin (sözün) birliğini genellikle reddederler. Aksine, müziğin, dışavurumcu ve gösterici bir güç taşıdığını kabul edenler ise, onun şiir diliyle birliktelik içinde, çok daha yetkin (güçlü) bir biçimde gerçekleştirilebileceğini iddiasındadırlar.[7]

Bu iki görüşe bir saptama yapmak gerekirse, ilk müziğin “insan sesi” ya da kimi kaynaklara göre “AUM”[8] olduğunu söylemek mümkündür. Ancak insanlığın geldiği evrimsel noktada, artık bizim arayışında olduğumuz müzik; her şeyden önce ‘sözleriyle zihni sınırlandırıcı düşsel hallerin’ arka planında yer alan bir anlayış olamayacaktır! Yani yukarıda iddia edildiği gibi, müziği güçlendiren şey bizim için sözlerin güzelliği değildir. Bizim için bizatihi güçlü olan zaten müziğin kendisidir! Çünkü ‘insan zihnini sınırlandırmayan’ ve aşağıda da değinileceği gibi insan yaşamının armonisini oluşturan, böylesine insan ve yaşama bağlı olan bir şey elbette bağımsız ve bu bağımsızlığı oranında da –ikinci bir öğeye gerek duymaksızın- güçlüdür!

Görüşümüzün böyle olması ise, söz ve müziğin bir arada bulunmaması ya da bulunmayacağı anlamına da gelmemektedir. Söz ve müzik konusunda dikkat edilmesi gereken konu,

‘ustasının elinde’ birlikteliğine karar verilmiş olan bu iki ayrı sanat dalının, bu birliktelik sonrasında artık iki ayrı unsur olarak görülmemesi gerektiğidir!

Müziğe bu kuramsal yaklaşımların yanında, müzik üzerine esas olan şey aslında müzik ile müziği dinleyenin birbiriyle olan bağıdır. Yani müzikte özü teşkil eden konu, yapıtın “büyüklüğünün” yanında, müziği dinleyen kişinin, dinlemekte olduğu müzik ile duygusal ve tinsel dünyasında ve bu bileşik zihinsel dünyası ile reel yaşantısını nasıl bir araya getirdiği üzerinedir. Diğer bir anlatımla konu, yapıtı dinleyen kişinin; duygusal ve tinsel durumu ile yaşamsal durumlarının armonisindedir. Kişinin kendi armonisini yakalaması ve bu yakalamış olduğu armoni ile kendi içsel yolculuğunu geliştirmesi, arayışında olduğumuz müziğin temel hedefidir.

Yüzeysel bir bakışla müzikteki armoni ile yaşamdaki armoni ilk anda ayrı ve belki de bir arada değerlendirilmeye alınmayacak iki öğe olarak algılanabilir. Ancak kâinatta makro kozmostan mikro kozmosa, kaostan düzene her şeyin uyum ve ahenk içinde olduğu gerçeği, müzikteki armoni zorunluluğu gibi, yaşamlarımızın da armoni içinde olması gerektiği sonucunu karşımıza çıkarır.

Hermetik Yasaların[9] “titreşim” kuralının yanında, zamanın dışından müziğe ilk bakış Eski Mısır’ın (TEB) en büyük Tanrıçası İsis’den gelmektedir. Elinde çok farklı şeyler tutan Tanrıça İsis’in sağ elinde bronz bir çıngırak ve içinden geçen keskin iğneler sayesinde elinin hareketiyle üçlü bir tiz çıkardığı söylenir. “Sistrum” adı verilen bu çalgı aleti, yavaşlayıp hareketi sona ermek üzere olan her şeyi tekrar hareket etmesi için teşvik etmekteydi. Sistrum’un temsil ettiği şey, doğanın normal akışını tıkayıp durduran yozlaşma ve çürümenin yenilenmeyle aşılıp, hareket yoluyla onu (Doğayı) tekrar gevşetip, eski armonik canlılığına kavuşturmaktı.

Peki nedir bu armoni ve nerededir? Kullanımı ya da ulaşımı nasıldır? Müzikteki armoniden yaşamdaki armoniye geçiş nasıldır? Bu soruların cevabı ise arayış içinde olan insanın kendisine sorduğu “ben nereden geldim, nereye gidiyorum”un cevapları ile aynıdır…

20. Yüzyılın Ezoterik Felsefecilerden Manly Hall armoniyi, güzelliğin vazgeçilmez şartı olarak görmüştür. “Bileşik unsurlardan oluşan bir şey ancak parçaları armonikse güzel olarak kabul edilebilir. Dünyaya güzel denir ve Yaratıcısı İyi’dir; İyi, tanımı gereği kendi doğasına uygun davranmak zorundadır ve kendi doğasına uygun davranan iyi, armonidir. Çünkü iyi iyiliğiyle uyumu oluşturan şeydir. O halde güzellik, form âlemin kendi doğası gereği tezahür eden armonidir.”[10] diyerek, armoninin yaratımdan itibaren başladığını ve iyi olan her şeyin içinde armoninin bulunmasının yanında, armoninin aslında bir “iyi” olduğunu belirtir. Tabi bu sözlerin devamında cümleyi tamamlamamız gerekirse de; İyi’den payını almış her şeyin de aslında armonik bir yapısının olması gerektiği de söylenmelidir.

Genel anlatımıyla müzikteki armoninin temel amacı, -kompozitörün arayışında olduğu haliyle- sadece “iki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek biçimdeki uyumu” değildir. Müzikteki armoni de tıpkı yaratımda olduğu gibi ‘iyi’ ve ‘bütünsel uyumdan’ gelmektedir. Bu açıdan müzikteki armoninin temelinde, insan ruhuna hitap edip, ‘bütünsel uyum’ adına, onun bozulan dengesini eski haline (özüne) getirmek ve ‘kirlenmişliklerden’ arındırmak yatar.

Bu bilinçle hareket eden eski çağ gizem okullarında müzik aleti olarak kullanılan “Lir” de insan yapısı ile özdeşleştirilmiştir. Enstrümanın gövdesi fiziksel yapıyı, telleri sinirleri ve müzisyenin de ruhu temsil etmesinin yanında, 7 teli de Hint Felsefesinde ki insanın 7 katlı yapısını sembolize etmekteydi.[11] Benzer şeyler “Ney” için de söylenmektedir. Onlardaki uyum, aynı zamanda insan ruhunun da uyumuydu. Çünkü müzik, -günümüzde algılandığının aksine- eski çağlarda, insanı sadece neşe ve eğlendirme amacıyla –sözün arka planı- olarak görülmemekteydi. Müzik onlar için ‘erdemli olan her şeye karşı’ sevgi ve bağlılık aşılamakta, kötü olan şeylere karşı da kişiyi korumaktaydı. Nitekim Platon’un da “zihni yücelten müziğin, duygulara hitap eden müzikten çok daha yüksek türden olduğunu” belirtmesi de bu yüzdendir.

Eski çağlarda müzik üzerine bu düşünceler beslenirken, günümüzde müziğin –ön plandaki haliyle- sadece bir eğlendirme aracı olarak görülmesi, günümüz müzik anlayışının birincil sorunudur. Bununda sebebi günümüzde kendisini sadece müziğe adamış olan düşünce insanlarının pek olmaması da olabilir. Bu adanmışlığın olmaması sebebiyle, konumuza temel aldığımız müziğin, konser salonlarından dışarıya çıkarak, yaşamla buluşması da güçleşmektedir.

Popüler kültürün etkisiyle, eğlence müziği tarzındaki sözlü müziğin baskınlığı, klasik müziği hep bir arka planda bırakarak, dar salonlara hapsetmektedir. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, “BEN”i arayan insanın, bu arayışlarının önemli bir aracı olarak görmekte olduğu müziğinin, yaşamdan bu denli geride tutulması, düşünürlerce aynı zamanda ‘aydınlanmaya da vurulmuş bir darbe’ olarak maalesef görülememektedir. Bu nedenle günümüz kompozitörüne düşen görev, sadece eseri ortaya çıkarmak olmamaktadır. Günümüz için kompozitör ya da yorumcu, aynı zamanda eseri ya da yolunda gittiği müziği çok daha geniş kitlelere (popüler kültürün müzik anlayışına rağmen) ulaştırmanın yollarını da aramalı, dinleyicisi ile buluşturduğu her eseri bir ‘aydınlanma hareketi’ olarak da görmelidir. Bu yol arama ise müziğin derinliğine bir başka bakışı da beraberinde getirir. Çünkü böyle bir arayış içinde olan kompozitörün, müzik yöneticilerinin ve yorumcuların, içinde yaşadığı toplumun durumunu gözlemlemek, bu gözlemleri neticesinde eserlerini oluşturmak ve sonrasında da bunu insanlarına ulaştırmak durumundadır. İşte tüm bunların yapılabilmesi içinse, yukarıda belirtildiği üzere gerek kompozitörün gerek yönetici ve yorumcuların aynı zamanda pek çok özelliği de barındırması gerekir. Çünkü onlar aynı zamanda bir edebiyatçı, bir şair, bir felsefeci, psikolog, sosyal bilimci ve siyasetçidir. Bunlar yapılmaksızın sadece büyük müzik eserlerinin yaratılması, yıllık programların belirlenmesi ve de yorumlanması, arayışında olduğumuz müzik ve bu müziğin günümüzdeki sorunlarının anlaşılıp çözümlenmesi için sanırız ki yeterli değildir.

Dışarıdan bir gözle bakıldığında, arayışında olduğumuz müziğin sorunlarının olduğu ve bu müzik türünün de “burjuva müziği” olduğu iddiasında olanlar için sözlerimiz yadırgatıcı ve belki de biraz anlaşılmaz da olabilir. Öyle ya, yıllardır “burjuva müziği” olarak nitelendirilen bir müzik türünün nasıl sorunları olabilir ki? Yeri gelmişken belirtmekte yarar var ki, günümüz için klasik müzik olarak tanımlayabileceğimiz müzik, “burjuva müziği” değildir. Kavramsal açılımına girmemekle birlikte, “tarihsel” olarak (17. ve 18. yy) soyluların dinlediği müzik olarak ortaya atılmış olsa da, dünya genelinde müziğe yapılan yatırımlara baktığımızda, bu söylemin aslında amacını aşan ve özellikle ülkemiz için şehir efsanesine dönüşmüş bir görüş olduğu da görülecektir. Konuyu somutlaştırmak gerekirse, Avrupa ülkelerindeki konser salonları, senfoni ve oda orkestraları ile çok sesli korolarının sayılarını ülkemizle karşılaştırabilirsek, ne demek istediğimiz daha net anlaşılabilecektir. Bu savımıza karşılık, klasik müziğin zaten “batılı burjuvaların müziği” olduğu söylenir ise, o zaman biz de bakışımızı bu kez doğuya, hem de devlet yönetimi olarak “burjuvaziye” karşı bir ülkeye çeviririz. Sanatçılarına halkın verdiği değer bir tarafa, 1950’lerin SSCB’nde 28 tane opera salonunun, 26 tane büyük senfoni orkestrasının, 72 büyük koronun, 16 filarmoni orkestrasının ve 30 konservatuarın varlığı[12] karşısında 2010’ların Türkiye’si için ne denecektir?

Sağlıklı bireylerin yetiştirilmesindeki önem sebebiyledir ki Platon’un Devlet’inden, Aristoteles’in Politika’sına müziğin önemi vurgulanmış, ‘devlet geleneğine sahip’ bilinçli ülkelerde bu önem doğrultusunda müziğin önünü her açıdan açmışlardır! İşte tüm bu bilgiler ışığında “Yeni Toplum Yeni Müzik” sözüyle yola çıkan Atatürk de, “Hayatta müzik gerekli midir? Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile alakası olmayan mahlûkat insan değildir. Eğer konuşulan hayat insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik, hayatın neşesi, ruhu, şuuru ve her şeyidir. Yalnız müziğin şekli türü üzerinde durmak gerekir.[13]” der. Der ama onun manevi mirasçılarının gücü dediklerini yapmaya yetemez…

ARMONİ

Günümüzün bu acı resimlerinden, bu sefer milat öncesine gidecek olursak, müzik ve yaşamı birleştiren, bunun yanında görüş ve buluşlarıyla da günümüz müziğine büyük katkıları olan Pisagorculardan[14] bahsetmemek büyük eksiklik olurdu.

Pisagorcular var olan “canlı cansız her şeyin bir sesi” olduğuna ve bütün yaratıkların ebediyete dek Yaratıcı’yı övdüğüne inanırdı. Onlara göre insanın bu ilahi melodileri duymamasının sebebi, ruhunun maddi varoluş yanılsamasına gömülmüş olmasıydı.[15] Pisagorculara göre uyum uyumu tanırdı! Doğada ki her elementin kendine ait bir anahtar notası vardı. Bu elementler bileşik bir yapı içinde bir araya getirilince ortaya bir akort çıkmaktaydı. Aynı şekilde gezegenlerin de (Kürelerin de) dönüşleri sırasında kendi “büyüklük, uzaklık ve hızlarına” göre değişken sesler çıkardıkları görüşündeydiler. Bu yüzden Satürn[16] en kalın notayı, Ay ise en tiz notayı vermekteydi.[17] İnsan, yaşamındaki sınırlılığı ile küçük gürültülere ve seslere öylesine dalmıştır ki, işte bu dönen gök cisimlerinin (Kürelerin) ritmik müziğini de duyamamaktadır.[18]

Pisagorcuların müzik doktrini açısından önem arz eden bir diğer kavramı “arınma”, “temizlenme” (katharsis) kavramıdır[19]. Müziğin insan ruhu üzerindeki –yaratıcı özüyle yakınlığı üzerinde temellenen- gücünün yanında Pisagorcular müziğin, ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücüne de değinerek daha da ileri gitmişlerdir! Yine yüzeysel bir bakış ile Pisagorcuların bu görüşü, müzik ve sağlık, müzik ve psikoloji olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmelerin doğruluğu yanında “ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücünün müzikte” olduğu vurgusu, müziğin kader ve özgür iradeye olan etkisine[20] de dikkat çekmektedirler. Çünkü bozulmuş olan ruhsal armoniyle, sadece kişinin sağlığı ya da psikolojisi etkilenmeyip, kişinin yaşantısı, yani kaderi de doğrudan etkilemektedir. Bozuk ruhsal yapı sebebiyle kişinin yaşantısından zevk almaması, iç ve dış dünyayı algılamaktaki güçlükleri sonucunda yaşadığı sorunlar her geçen gün olumsuzluklara doğru yaşamını sürüklerken, zayıflayan ‘özgür iradesi’, onu olması gerekenden daha gerilere itmektedir. Bu yüzden müzik, kişinin armonisini olması gereken noktaya taşırken, aynı zaman da onun kaderini de yeniden şekillendirme ve onu ‘dönüştürme’ gücüne de sahiptir! Tıpkı Tanrıça İsis’in elinde ki Sistrum’un gücü ve işlevi gibi…

BİTİRİRKEN

“Mutlak kulak yeteneği[21]” kavramı müzik üzerine söyleniyor olsa da, bizim için bu kavram aynı zamanda yaşam içinde geçerlidir. İnsan, kulağındaki her biri yaklaşık 25 farklı ses derecesini algılayabilen ve yaklaşık 10 bin adet “Corti lifi”nin aşırı duyarlılığına gereksinim duyar. Normal insanların kulakları ise, var olanın üç ilâ onuna tepki verir. Ortalama müzisyende ise bu sayı lif başına en fazla 15 sese kadar çıkar. Ancak mutlak kulak yeteneğine sahip (dâhi müzisyen) için bu sayı çok daha fazladır.[22] Yaşam da böyledir. Eğer yaşamdaki mutlak kulağımız olan kalbimiz 10 bin adet farklı liften sadece 3’ünü duyabiliyorsa, o zaman elbette tüm sözler, tüm sesler ve tüm yaşadıklarımız da bizlere yabancı, anlaşılmaz zor, acı dolu vs gelmektedir…

Bu yüzden en büyük senfoni de orkestra da kâinatın kendisidir. Biz ise kimi zaman ne bu büyük orkestranın, ne de bu büyük orkestranın bir üyesi olduğumuzu bilemeyiz… İnişleri, çıkışları, duraklamaları, hırsları, mutlu ve hüzünlü anları, acıları ve haykırışlarıyla bu büyük senfonik yaşamın içinde eserin, şefin, orkestranın hep biz olduğumuzun kimi zaman bize ‘hatırlatılması da’ gerekir.

Ahengimizin bozulduğu kimi zamanlar, belki bas belki bir tiz ses ile sarsılsak da, yaşamın amacı da bu “aykırı sesleri” uyumlu hale getirmektir. “Herkesin ayrı telden çaldığı” çağımızda, mutluluğa, huzura ve sevgiye giden yolumuz, müziğimizi hatırlayarak bu ayrı çalmaları uyumlaştırmak değil midir? İşimizde, okulumuzda, eşimizde, çocuklarımızda ve sosyal yaşantımızda, doğaya ve dünyaya bakışımızda bütünsel bir ahengi ve de coşkuyu yakalamaktır yaşamak. Bize düşen ise bir şef edasıyla önce büyük bir dikkatle eseri okumak ve –atlamadan- takip etmek, sonrasında aykırı (detone) seslerin farkına varmak ve onları yaşamdaki yerleri konusunda uyarmak, aykırılıkları eğitebilmek ve yaşantımızın her alanını armonik hale getirmektir.

Kendi müziğimiz için bilmemiz gereken şey “uyumun, uyumu doğurduğu”dur. Çünkü armonisini yakaladığımız kendi içsel müziğimizi dışımıza verdikçe, doğanın ve kâinatın ahengini de, bu ahengin içinde kendi yerimizi de göreceğizdir. Önce bir başımıza çaldığımız kendi içsel müziğimizi, sonra sonra yanımızda ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarla paylaşırız. Yaşamda bizi mutlu, huzurlu ve güçlü kılan ise, işte bu ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarımızın sayısıyla doğru orantılıdır. Aynı armoniyi yakalamış olmak, onlara ‘sahipçilikle’ her an aynı ortamda olmak, görmek ya da dokunmak değildir. Aynı armoniyi yakalamış olmak kimi zaman bir dostun bize kalmış güzel anılarıdır, kimi zaman daldaki bir kuştur, bir yağmur damlası, bir bulut, belki de gökyüzüdür… Onlarla ne kadar çok buluşur ve yaşantımızı bu buluşmalar üzerine kurarsak, belki kâinatın ‘tüm seslerini’ –mutlak kalbimizle- yüreğimizde duyabiliriz... Ve belki bu buluşmalar sonucunda gür ve ahenkli bir melodiyle “simyacı” edasıyla dokunduğumuz her şeyi de ‘kâinatın armonisine’ dönüştüre biliriz, kim bilir…

Paylaşım ve beraber olma üzerine güzel bir hikâye vardır. Adamın biri uzak yerlere doğru bir yolculuk esnasında rahatsızlanır ve bir handa konaklar. Ancak çok ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğundan uzunca bir süre bu handa yerleşmek zorunda kalır. Ve tabii bu sebeple de sahip olduğu tüm parayı tüketir. Hancı hem iyilikseverlik, hem de bu kişiye duyduğu saygı ve sempati nedeniyle ihtiyacı olan her şeyi karşılar ve masraflardan bir beklentisi de olmaz.

Hastalık çok ilerlediğinde adam bir masanın üzerine bir sembol kazır ve hancıya kendisinin ölümü sonrasında bu masayı dışarıda görünür bir yere koymasını söyler. Ve sembolü birisinin tanıyıp tanımadığına dikkat etmesini de hancıdan ister. Bu kişinin hancıya masraflarını ödeyeceğini veya kendisi adına teşekkür edeceğini söyler.

Adam öldüğünde hancı onu gömer ve cenazeyle ilgili tüm ihtiyaçları hiçbir beklentisi olmadan yerine getirir, çünkü müşterisinin talimatı onu derinden etkilemiş ve memnun etmiştir. Bu nedenle masayı dışarıda bir yere koyar. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra bir yabancı geçerken sembolü görür, tanır ve masaya sembolü kimin kazıdığını hancıya sorar. Durumu öğrendiğinde hancının harcadığından daha fazlasını hancıya öder.

Hikâye Kadim Bilgeliklerin şu inanışını tamamlar. Denilir ki birbirlerini tanımasalar dahi, eğer bir işaret onlara aynı öğretiyi takip ettiriyorsa, bu takibi yapanlar, yeryüzünün en uzak iki noktasında oturan iki insan dahi olsa, birbirlerini görmeden ve birbirleri ile sohbetleri olmadan da –ve bu dünya öncesinde de olduğu gibi- zaten BİRlerdir kardeştir.

Çalışmaya başlarken söylediğimiz bir söz vardı. Kâinatın en sihirli anahtarı, en gizemli sembolü; müzik! Dünyaya bir başına gelmiş olan bizleri bir iken çoğalan, bulduran, sevdiklerimizle tekrar buluşturan ve birbirimizi ‘hatırlamamıza’ yardımcı olan sihirli bir anahtar, bir sembol; müzik! Tıpkı bu söz ve hikâyede olduğu gibi...

Müziğin sihirli anahtarının açtığı kapının içinden geçerek, tüm BİRlerin bir gün buluşması dileğiyle.



* Çalışmamın her anında beni kalbiyle destekleyen Bilkent Senfoni Orkestrası (BSO) Sanatçısı

Sevgili Verda DEMİREL’e teşekkürlerimle. M.T

[1] Sesi kaydetmeye yarayan fonograf, çok yakın bir tarihte, 1877’de Edison tarafından icat edilmiştir.

[2] - Paleolitik Çağ (Eski Taş/Yontma Taş Devri, Üretim Öncesi Dönem, Başlangıçtan MÖ 10.000 yılına kadar)
- Neolitik Çağ (Yeni Taş/Cilalı Taş Devri, Üretim-Tarımın Başlaması, MÖ 10.000-MÖ 1800)
- Endüstri Çağı (Bronz ve Demir Çağı, MÖ 1800)

[3] Gül-Haç Evren Kavramı, Max Heindel, Hermes Yayınları, I Basım Mart 2009 S.214

[4] Müzik Felsefesine Giriş Vural Yıldırım-Tarkan Koç Bağlam Yayanları 4.Basım Nisan 2008 S.25

[5] Müzikte Estetik Enrico Fubini Dost Yayınları. I Basım Şubat 2006 S.29

[6] Age, S.20

[7] Age, S.30

[8] Vedaların metinlerinde geçen yaratılış esnasında çıkan “ilk ses”

[9] Hermetizm: Eski Mısır’da yaşamış bilge Hermes Thot’un (Trismegistus) öğretisidir.

[10] Tüm Çağların Gizli Öğretileri, Manly P. Hall, Mitra Yayınları, I.Basım Nisan 2008 S.238

[11] Hint Felsefesinde insanın yedi katlı yapısı. Yukarıdan aşağıya: 1. İrade, 2. Sezgi, 3. Saf Akıl, 4. Arzu Akıl, 5.Duygusal Beden, 6.Enerjitik Beden, 7.Fiziksel Beden. Ayrıca Bkz 7’nin sembolojisi

[12]Müzik Üzerine Tartışmalar –Derleme- Evrensel Yayınları. I Basım Eylül 2006 S.169

[13] 15.10.1925 İzmir Kız Öğretmen Okulunda yaptığı konuşmadan.

[14] M.Ö. 580 – M.Ö. 500 tarihlerinde yaşamış olan İyonyalı filozof, matematikçi Pisagor tarafından kurulmuş bir akım.

[15] Tüm Çağların Gizli Öğretileri S.246

[16] Ezoterik inanışlarda Neptün ve Plüton Güneş Sisteminde var olan gezegenler olarak kabul edilmez. M.T

[17] Tüm Çağların Gizli Öğretileri S.244

[18] Gül-Haç Evren Kavramı, S.210 Ayrıca, bu Kürelerin seslerini insanın ölümü sonrasında öte âleme ilişkin olarak ilk müzik sesi olduğu da söylenmektedir. M.T

[19] Müzikte Estetik. S.63

[20] Kader ve bireyin özgür iradesi ayrı bir felsefi tartışma konusudur. Ancak şu belirtilmelidir ki sanıldığının aksine, kader mutlak değişmez olan değildir. M.T

[21] Mutlak Kulak Yeteneği: (Doğadan) duyulan bir notayı bir referans almadan, başka bir notayla karşılaştırmadan tanıyabilme yeteneği.

[22] Gül-Haç Evren Kavramı, S.214

6 Kasım 2009 Cuma

40 yılınızı mı doldurdunuz siz:)


....onlar benim çocukluğumun sevimli kahramanları...:)

Dünyanın önde gelen arama motorlarından Google, Susam Sokağı'nın 40. yılı sebebiyle logosunu değiştirdi. Edi ve Büdü gün boyunca Google'ın logosunda olacak.

Çocukluk yıllarımızın en sevimli kahramanlarından Edi ve Büdü'yü bugün Google'ın logosunda görenler şaşırıyor. Susam Sokağı'nın 40. yılı sebebiyle ikiliyi ana sayfasına taşıyan Google (Türkiye), kullanıcılarına hoş bir sürpriz yaptı. Bugün, yani 6 Kasım 2009'da Google'ın ana sayfasında bu görsel bulunuyor:



Orijinal adı Sesame Street olan Susam Sokağı'nın iki meşhur kahramanı Edi ve Büdü de, aslında farklı isimlere sahip. İkilinin gerçek adları Ernie ve Bert. İkilinin haricinde Minik Kuş, Kurabiye Canavarı, Kurbağacık ve Kırpık gibi kahramanları da bulunan Susam Sokağı, bilindiği üzere ülkemizde 80-90'lı yılların en sevilen çocuk dizilerinin başında geliyordu.


:: Susam Sokağı'nı izler miydiniz? En sevdiğiniz karakter hangisiydi?

30 Ekim 2009 Cuma

28. İstanbul Kitap Fuarı Yaklaşıyor


28. İstanbul Kitap Fuarı Yaklaşıyor

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi - Beylikdüzü’nde, 31 Ekim - 8 Kasım 2009 tarihleri arasında düzenlenecek olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda geri sayım başladı.

Yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda uluslararası etkinliklerin yanı sıra söyleşi, panel, şiir dinletisi, atölye ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 297 etkinlik düzenlenecek.

Uluslararası Salon

Fuarda bu sene okurları karşılayacak önemli bir yenilik ilk kez açılan Uluslararası Salon’dur. 27 ülkeden yayıncılar, editörler ve yayıncılar birliği temsilcilerinin yer alacağı Uluslararası Salon, fuarın ilk dört günü 31 Ekim - 3 Kasım 2009 tarihlerinde, 11.00-18.00 saatleri arasında açık kalacaktır. Uluslararası Salona bu sene ilk kez Avrupa Kültür Merkezleri: Fransa, Finlandiya, İspanya, Hollanda, Romanya, İsveç, İsviçre ve İtalya ortak bir standla katılırken, salonun diğer katılımcıları Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Venezüela Bolivar Cumhuriyeti, Yunanistan, Romanya ve Fransa’dan yayıncılar ve editörlerden oluşuyor.

Bağımsız bir edebiyat topluluğu olan Literature Across Frontiers ise Bask, Çek Cumhuriyeti, Galler, Estonya, Macaristan, Katalonya, Litvanya, Letonya, İskoçya, İrlanda, Polonya, Portekiz ve Slovenya’yı temsilen fuara katılıyor.

Uluslararası salon içinde bulunan Forum alanı dört gün boyunca çok sayıda yazarı ağırlayacak ve sektörel etkinliğe ev sahipliği yapacak. Salon içinde ayrıca çevirmenlerin bir arada olacağı çeşitli çeviri etkinliklerinin düzenleneceği bir buluşma noktası olarak Çeviri Merkezi de bulunacak.

Kitapseverlerin katılımına açık olan Uluslararası Salon kapanış günü olan 3 Kasım 2009 Salı akşamı saat 18.00’e kadar ziyaret edilebilir.

Fuarın Yabancı Yazar Konukları

28. İstanbul Kitap Fuarı yurt dışından çok sayıda yazar, şair, eleştirmen ve çevirmeni ağırlamaya hazırlanıyor. İstanbul Kitap Fuarı’nın yurt dışından söyleşi ve imza günlerine katılmak üzere 47 yazar konuğu olacak.

Türkiye’de uzun zaman çok satanlar listesinde yer alan kitapların yazarı Adam Fawer bir söyleşi ve ardından imza saatiyle Türkiye’den okurlarıyla ilk kez 31 Ekim Cumartesi günü fuarda bir araya gelecek.

Türkçe’de özellikle harem ve padişah eşleri üzerine yazdığı romanıyla tanınan Amerikalı yazar Anne Chamberlin 7 Kasım 2009 Cumartesi günü okurlarıyla söyleşide bulunacak. Fuar’ın Amerikalı bir diğer konuğu ise yazar-senarist Richard Price. Senarist Richard Price da 7 Kasım 2009 Cumartesi günü bir panelde konuşmacı olarak yer alacak.

Mısır’da kadın hareketiyle ilgili önemli çalışmalar yapan ve muhalif kişiliğiyle tanınan Naw-al El Saadawi 1 Kasım 2009 Pazar günü fuarda olacak.

Fransa’da yaşayan yazar Olivier Rolin gelmesi netleşen diğer isimler arasında. Yazar, açılış günü olan 31 Ekim 2009 cumartesi günü fuarda Türkiye’den okurlarıyla söyleşme fırsatı bulacak.

Türkiye üzerine yaptığı araştırmalar ve haberleriyle tanınan gazeteci-yazar Marc Semo ise Fransız Kültür Merkezi’nin davetlisi olarak 31 Ekim 2009 Cumartesi günü kitap fuarında Ahmet İnsel ile birlikte panele katılacak. Fransa’dan fuara katılan diğer konuklar arasında şair Michel Cassir ve Gérard Augustin de bulunuyor. Türkiye’den şairlerle bir araya gelecek olan Fransız şairler kendi şiirlerini okuyacakları bir dinletiye katılacaklar.

Fuar’ın gelmesi netleşen diğer bir konuğu ise Türkiye’de daha çok Latin Amerika üzerine incelemeleriyle tanınan yazar Richard Gott. Uzun yıllar bulunduğu Küba ve Latin Amerika’da araştırmalar yapan Richard Gott 1 Kasım 2009 Pazar günü fuarda okurlarıyla buluşacak.

Türkçe’de Avrupa tarihi üzerine yazdığı araştırmalarıyla tanınan Hollanda’lı yazar Geert Mark ise 1 Kasım 2009 Pazar günü fuarda okurlarıyla bir araya gelecek.

Kübalı yazar-şair- kadın aktivist Nancy Morejon, Küba’dan davetli olarak geleceği fuarda Afrika ve İspanyol kültürlerinin Küba kimliğine etkileri üzerine söyleşiye katılacak.

Romanya Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak İstanbul Kitap Fuarı’na katılan yazarlar Gabriella Chifu ve Dan Cristea Modern Romanya Edebiyatı üzerine düzenlenen panelde konuşmacı olarak yer alacak.

Bu sene ana teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenen kitap fuarına çok sayıda çevirmen de katılıyor. Bunlar arasında Avrupa Çevirmenler Birlikleri Federasyonu Başkanı Martin de Haan, Maureen Freely, Hanneke van der Heijden, Ingrid Iren ve Rafael Carpintero bulunuyor.

Ayrıca Tanpınar Festivali kapsamında Türkiye’de bulunan Carme Riera ve Bernardo Atxaga (İspanya), Valter Hugo Mae, Ingo Schulze (Almanya), Olga Tokarczuk, Frank Westerman, Norman Manea ve Dan Lungu (Romanya) fuarın diğer konukları arasında.

Fuar’ın İtalya’dan gelen konuğu ise Türkiye’de Atatürk üzerine yazığı kitabıyla tanınan Fabio Grassi’dir. Fuara Rusya’dan katılacak olan Dina Rubina ise açılış günü Çeviri Merkezi’nde düzenlenecek etkinlikte konuşmacı olarak yer alacak.

Fuarın 31 Ekim 2009 Cumartesi günü yapılacak açılış törenine Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA) Başkanı Herman P. Sprujit de katılıyor. Sprujit törenin ardından uluslar arası kitap fuarları ve yayıncılık sektörü üzerine bir panelde konuşmacı olarak yer alacaktır.

Word Express Edebiyat Okuması Yolculuğu’nun son ayağı ise İstanbul’da yapılıyor. Genç 20 yazar ve şairden oluşan proje kapsamında Adisa Basic (Saraybosna), Netalie Braun (İsrail), Christos Chryssopoulos (Yunanistan), Aleksandra Dimitrova (Makedonya), Milan Dobricic (Sırbistan), Adela Greceanu (Romanya), Anahit Hayrapetyan (Ermenistan), Uri Hollander (İsrail), Ivan Hriston (Bulgaristan), Katerina Illiopoulov (Yunanistan), Igor Isakovkski (Makedonya), Cladiu Komartin (Romanya), Mirt Komel (Slovenya), Owen Mortell (Galler), Roman Mundair (İskoçya), Makro Pogacar (Hırvatistan), Mina Simic (Hırvatistan) ve Ognjen Spahic (Sırbistan) 3 Kasım 2009 Salı günü fuarda okuma etkinliği yapacak.

Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı değerli şair, tiyatro eleştirmeni ve çevirmen Cevat Çapan olurken ana teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenmiştir. Öğrenci, öğretmen ve emeklilere girişin ücretsiz olduğu fuar giriş ücreti 5 tl’dir. 28. İstanbul Kitap Fuarı, ARTİST 2009 - 19. İstanbul Sanat Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecektir.

İMZA GÜNLERİ İÇİN TIKLAYIN ;)

Saygılarımızla,

TÜYAP A.Ş

20 Ağustos 2009 Perşembe

...iDİL bİRET...

Türkiye’nin “harika çocuğu” İdil Biret’in müziğe olan ilgisi 2 yaşında başladı. 5 yaşına geldiğinde olağandışı müzik yeteneği, “absolut” kulağı ve duyduğu her parçayı anında ve eksiksiz olarak piyanoya aktarabilme yeteneği ile Türk ve Avrupalı müzik çevrelerinin hayranlığını kazandı. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatı ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in özel ilgisiyle, TBMM’nin kendi adına çıkardığı özel yasadan yararlanarak yedi yaşında ailesiyle birlikte Fransa’ya gönderildi.

Paris Konservatuarı’nda Nadia Boulanger’nin öğrencisi oldu. Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff gibi hocalarla çalıştı. Küçük yaşta Kempff’in hayranlığını kazanan Biret, 11 yaşında iken onunla Paris’te Champs-Elysees’de Mozart’ın İki Piyano için Konçertosu’nu çaldı. Paris Ulusal Konservatuarı’nı Yüksek Piyano, Eşlikçilik ve Oda Müziği dallarında birinci olarak bitirdiğinde 15 yaşındaydı. 16 yaşından bu yana dünya sahnelerinde yerini aldı.

Amerika’daki ilk konserini 21 yaşında, Rachmaninoff’un Üçüncü Piyano Konçertosu’nu çalarak Erich Leinsdorf yönetimindeki Boston Filarmoni Orkestrası ile gerçekleştirdi. İlk Rusya turnesini piyanist Emil Gilels’in çağrısı üzerine yaptı ve bu ülkede büyük başarı kazandı. Yıllar içinde bu ülkede yüze yakın konser verdi. Biret beş kıtayı kapsayan sayısız konserlerinde Atzmon, Copland, Kempe, Keilberth, Sargent, Monteux, Fournat, Leinsdorf, Pritchard, Scherchen, Rozhdestvensky, Mackerras gibi ünlü şeflerle çaldı; Montreal, Berlin, Montpellier, Nohant, Royan, Dubrovnik, Atina, Ankara ve İstanbul festivallerine katıldı. Boston Symphony, Orchestre National de France, Orchestre Suisse Romande, London Symphony, Leningrad Philarmonic, Leipzig Gewandhaus, Dresden Staatcapelle, Tokyo Philarmonic, Sydney Symphony ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyanın her yerinde konserler verdi.

Biret, 1986 yılında, Beethoven’ın dokuz senfonisinin Liszt tarafından yapılan uyarlamalarını, kayda aktaran ilk piyanist oldu. Beyin ve kol gücü olarak piyanistik sınırları zorlayan Biret, Montpellier Festivali’nde, eleştirmenler tarafından yapılması imkansız olarak nitelendirilen bir denemeye girişerek bu uyarlamaların hepsini ardarda 3 konserde seslendirdi. Biret’i en iyi öğrencisi olarak nitelendiren Wilhelm Kempff’in 96’ıncı doğum yıldönümü onuruna verilen bir konserde, hocasının piyano uyarlamalarını seslendirdi. 1992 yılında Chopin’in tüm eserlerini içerin 15 CD’lik bir seriyi Naxos firmasıyla kayda aldı. Bu kayıt 1995 yılında Varşova’da gerçekleştirilen “Chopin Diskleri Büyük Ödülü” çerçevesinde, İdil Biret’e jüri özel ödülünü kazandırdı. Sanatçı daha sonra Brahms (1997, 12 CD) ve Rachmaninoff’un (2000, 10 CD) tüm piyano yapıtlarını külliyat halinde kaydederek romantik piyano edebiyatı literatürüne kendi damgasını vurdu. Bu CD’ler kısa sürede uluslararası müzik piyasasının aranan kayıtları haline geldi. 1995 yılında Boulez’in 3 sonatı için yaptığı kayıt Paris’te her yıl düzenlenen “Altın Diyapozon” ödülünü kazandı ve “Le Monde” gazetesi bu diski yılın en iyi kaydı seçti.

1997’de Brahms’ın ölümünün yüzüncü yılı nedeniyle, bestecinin piyano eserlerinin tamamını Almanya’da 5 resitalde icra etti. Ayrıca bir konserde Brahms’ın iki konçertosunu birden çalarak bunu yapabilmiş çok az sayıda piyanistin arasına girdi. 1998 yılında, Beethoven’ın 5 piyano konçertosunu 3 günlük konser dizisinde ardarda seslendirdi. Biret, ayrıca 7 günlük bir konser dizisinde Beethoven’in tüm piyano sonatlarını ardarda çaldı. Şu anda bu sonatları kaydetmekte olan piyanist, bu projesiyle dünyada Beethoven’ın piyano için yazdığı sonat, konçerto ve senfoni uyarlamalarının tamamını seslendiren tek piyanist ünvanına erişmektedir. Sanatçı son olarak 2002 yılında da György Ligeti’nin piyano etüdlerinin kaydını yaptı.

Olağanüstü bir hafıza, mükemmel bir teknik ve yorumlama gücüne sahip olarak nitelendirilen Biret dünyanın en geniş repertuvarlı piyanisti ünvanını taşımakta. Sanatçı şu anda Brahms’ın senfonilerinin piyano uyarlamalarını yazmakta. Kendi etüdlerini de bestelemiş olan ve bir süre sonra gün ışığına çıkartacağını söyleyen Biret, 70’i aşkın LP/CD’si ve bunlarin 2 milyon’a yakın satış rakamıyla klasik müzik dünyasının en çok sevilen ve aranan yorumcularından biri.

Sanatçı bugüne kadar Kraliçe Elizabeth (Belçika), Van Cliburn (ABD), Busoni (İtalya), Montreal (Kanada), Liszt (Weimar, Almanya) gibi birçok piyano yarışmasında jüri üyeliği yaptı. 1971’de T.C. Devlet Sanatçısı ilan edilen İdil Biret, Boğaziçi Üniversitesi’yle Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin “onursal doktora” ünvanlarını taşıyor. Yurtdışında aldığı ödüller arasında “Lili Boulanger Memorial”, “Harriet Cohen/Dinu Lipatti Altın Madalyası”, Polonya Hükümeti Kültür Liyakat Nişanı, İtalyan Hükümeti Adelaide Ristori Nişanı ve Fransa Hükümeti “Chevalier de L’Ordre de Mérite” nişanı bulunuyor. Türkiye’nin en prestijli müzik ödülü sayılan Sevda Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyası’nın da sahibi.
Derleyen: Çağrı Gürbüz ve Ufuk Çakmak (http://www.idilbiret.eu)

17 Haziran 2009 Çarşamba

...çOCUKLUĞUMUZDA...

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi.
Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu
ki.

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımız
la gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile
dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek
arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su
içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan
kana kana içerdik.
Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece çişi gelen giderdi evine )
elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.

Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi
kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir
bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan
çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı
alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin
camında,
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş
hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk
yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl
vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden hep
korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği
arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.

Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?

Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?

Biz mi istemiştik?

.

.

Yoksa hak mı ettik?

alıntı.

15 Haziran 2009 Pazartesi

...bENİ gÖRDÜN mÜ ? ... :)


Soyguncunun biri bir bankaya girmiş.
Çekmiş silahını havaya ateş etmiş.
Herkesin yere yatmasını istemiş.

Kasalardaki paraları toplamış ve kapıya doğru yönelmiş.

Tam çıkacakken oradaki bir adama sormuş:
'Beni gördün mü ?'

Adam şaşkınlıkla 'Evet gördüm.' deyince çekmiş tabancasını adamı alnından vurmuş.

Tam tekrar kapıya hamle etmiş ki kapının yanında bir karı koca duruyor.

Adama sormuş:
'Beni gördün mü ?'

Adam gayet soğukkanlı bir şekilde yanıtlamış:
'Valla ben hiçbirşey görmedim, ama benim hanım gördü sanıyorum

...sİYAH yILDIZLAR... nOTA...

....toygar ışıklı' nın siyah yıldızlar eserinin notaları;) ( Dudaktan kelbe dizisinden hatırlayacaksınız;)

http://www.toygarisikli.com/notalar/SIYAH%20YILDIZLAR%20S1.jpg
http://www.toygarisikli.com/notalar/SIYAH%20YILDIZLAR%20S2.jpg

11 Haziran 2009 Perşembe

eVLENME tEKLİFİ :)



EVLENME TEKLİFİ

Osmanlı zamanında bir adam bir bayanın karşısına geçer der ki ;

"-Ey dilberi rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce
size lahza-i kalpten sarsıldım... Niyetim acizane-i taciz etmek
değildir.. Bilakis efkar-i umumiyede ufak bir aile bacası
tüttürmektir... Sözlerim sizi temin ve tatmin edecekse şayet, zevc-i
izdivacınıza talibim!.."

Bayan da cevaben der ki ;
"-O mahrem suratınıza bir sille-i osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten
terk-i hayat edersiniz..."

ALINTI...

...sabah sabah okuyunca yüzümde gülücüklere sebep olan bu teklifi paylaşmak istedim:) Doğrusu bu teklif şimdi bana yapılsa , o kadar hoş ki gülmekten cevap veremem :))